22.02.1942
"Bunu yapmak zorunda mıyız?"
Çok sert bir giriş yaptığının farkındaydı, ama kocası onu ancak böyle kâle alırdı. Beklediği gibi de oldu. Kocası adeta gözlerinden alevler fışkırarak ona baktı. Görünüşünden hiç beklenmeyen sert bir üslupla cevap verdi:
- İstemiyorsan, seni zorlamam Charlottte.
Kocasının ölümcül bir sakinliğe sahip olması mıydı onu ürküten, yoksa yapacakları şey mi, bilemiyordu. Sadece, ürkmüştü. Bazı hayatlara anlam kazandırıp yine bazı hayatları anlamsızlaştıracak bir kararı soğukkanlılıkla alması, gerçekten de kalpleri tekletecek cinstendi.
Durumun tüm ürkütücülüğüne rağmen, kocasında - muhtemelen başlangıç seviyesinde - gördüğü deliliğe rağmen ona sorularını sormaya devam etti:
- Gerçekten, ülkende hiç gelecek görmüyor musun?
Bu soru, kocasının başını uğraştığı işten bir saniyeliğine kaldırıp ona bakmasına sebep oldu. Ama o bakış... Kocasının bu soruyu umursamamaya çalıştığı, ama ülkesine duyduğu hisleri ile boğuştuğu tüm detayları ile gözler önündeydi. İnsanı tekrar düşündüren bu bakışa rağmen durmadı, ancak üstüne giderse kocasını konuşturabilirdi:
- Gerçekten, ülkende hiç gelecek göremiyor musun?
Kocası hafifçe kıpırdandı, ama cevap vermedi. Tekrar sordu:
- Cevap ver bana, ülkenden hiç mi umudun yok?
Her ne kadar kocası ona sırtını dönmüş olsa da, belki onu baştan savacak olsa da, gidecek ya da kalacak da olsa, bu sorunun cevabını almadan hiçbir yere gitmemeye kararlıydı. Takınabileceği en otoriter tavrı takınmayı denedi, ama başaramadı. Sadece kem küm edebildi. Ama birden içinden bir şeyler fırladı ve içinde birikmiş tüm duygular tek bir cümleye dönüştü:
- Stefan, ülken senin için hiçbir şey ifade etmiyor mu?!
Belki adıyla seslendiği içindi, belki de artık konuşmaya karar verdiği için. Aslında, sebebinin bir önemi yoktu. Sonuçta konuşacaktı, konuştu da:
- Charlotte, seninle bunu daha önce konuşmadığım için üzgünüm. Ama geç de olsa bu konuşmayı yapmak hiç yapmamaktan iyidir, özellikle şu anki gibi bir durumdayken.
Geçen yıl neden buraya, Brezilya'ya geldik zannediyorsun? Brezilya'yı çok sevdiğim için mi? İkimiz de bunun cevabının hayır olduğunu biliyoruz. Berlin'in sokaklarını Brezilya'ya değişmem. O Hitler denen şerefsiz yüzünden dünya kapkaranlık bir yer oldu. Binlerce dindaşımı kaybettim. Canımdan çok sevdiğim insanlarımızı birbirine düşürdü, yine sokaklarımızı da bu insanların kanıyla suladı. Önceden emin değildim, ama artık eminim. O, Şeytan. O, Şeytan'ın kanlı sancağını tutan, Şeytan'ın yeryüzündeki gölgesi. O öyle biri ki, hakaretlerin hiçbiri ona kafi gelmez, söylediklerimin hiçbiri de dindaşlarımı o kan ve ateş kamplarından kurtulamaz.
Biz buraya özgürlüğümüz için geldik Charlotte. Ama benim kendime özel sebeplerim de var, peki ne bunlar biliyor musun? Buraya geldim, çünkü ülkemden ayrı yaşayarak belki de bu durumu sindirebileceğimi düşündüm. Hatta bir umut geri dönmeyi düşündüm. Ama nafile... Görünen o ki, bu Tepeş'in ömrü öteki deli kadar kısa olmayacak. Bıyıklarımızın aynı şekilde olduğunu her gördüğümde aynayı kırmak istiyorum. Tepeş ve tüm o Übermanch arayıcılarını kusursuzlukları içerisinde tarihe bile geçemeyecek toz tanecikleri yapmak istiyorum.
Sen yine o pozitif kişiliğin ile "Elbet bunun da sonu gelecektir." demeden önce yanıtlayayım. O Tepeş'i yıkmak isteyenlerin ne dediğini duymadın mı? Biz Yahudileri ayırmayan bir Almanya isterken ve bunu Tepeş'i yıkarak sağlayabileceğimizi düşünürken; onlar da bunu yapacaklarını söyleyip duruyorlardı. Ama onlar da Yahudilerden nefret ediyor Charlotte, onlar da bizden nefret ediyor. Olan da, gelecek olan da bizi istemezken ne yapabiliriz?
Kendimi kurtarmak asla hedefim olmadı. Dindaşlarımın ölmesine müsaade ettiğim her an, ben de Tepeş kadar kötü oluyorum. Hayır! Ben, Stefan Zweig, buna müsaade etmem!
Bu cümleleri duymak Charlotte'i şaşkına çevirmişti. Beklediği bir şeydi, evet, ama bu kadarına hazır değildi. Başı döndü, elleri terledi. Terli ellerini çiçekli elbisesine sildi.
Birkaç dakikalık sessizliğin ardından Stefan mutfağa gitti ve bir şişe soda ile geri döndü. Başta sessizce dursa da, aniden anlatmaya başladı:
- Her ne kadar ne diyeceğimi tahmin etsen de, kendimi anlatmak zorunda hissediyorum.
Elimde gördüğün beyaz ve kristalimsi bu toza Veronal denir. Eczanelerde kolayca bulunabilen bir uyku ilacı. Yüksek dozda kullanımı insanı uykusunda komaya sokar, sonrasında ise öldürür. Rahat bir ölüm, dindaşlarımın sonlarına nazaran...
Ardından elindeki Veronal'i sodaya boşalttı, ve hızlıca üç büyük yudum aldı. Charlotte şaşkınlıkla bakarken Stefan yorgun bir sesle konuştu:
- Bunu bir yıldır tasarlıyordum. Bu yüzden dün Sebt günümüzü özellikle içten bir şekilde geçirdim.
Ardından yanındaki yatağa uzanıp gözlerini kapatmadan önce - soda şişesini göstererek - karısına şunu söyledi:
- Yanıma gelmek arzusundaysan eğer, bunu istediğin zaman yapabilirsin.
Lotte'nin gözleri bir anlığına büyüdü, ardından çok net bir sesle şunu sordu:
- Beni seviyor musun?
Kocası gözünü açıp karısının gözlerinin içine son kez baktı. Bu bakış ile tüm aşkını iletti karısına. Ardından son sözünü söyledi:
- Evet.
Lotte'in gözleri bir anda dinginleşti. Ömrü boyunca gözlerinde taşıdığı endişe ve korku bu bakışla yok olmuştu. Kendinden emin bir hareketle soda şişesine uzandı ve hepsini içti.
Ardından gülümseyerek kocasının yanına uzandı...
Kurmaca ile gerçeklik duygusunu öyle bir işlemişsiniz ki insan kelimelerin arasına dalıp sadece keyifli bir yolculuğa çıkmıyor aynı zamanda bu eserinizi tekrar tekrar okumak istiyor. Kaleminiz daim yolunuz her zaman açık olsun...
YanıtlaSilYorumun için tekrar tekrar teşekkür etmek zorunda hissediyorum kendimi :)
SilDaim destekçim olan senin için bereketli bir ömür dilerim :)
Ayyy çok duygulandım gerçekten.Eşiyle birlikte intihar ettiklerini ilk defa öğrendiğimde çok üzülmüştüm.😭😭 Çok güzel, etkileyici bir yazı olmuş😄. Ellerine sağlık😊
YanıtlaSilTeşekkür ederim :)
SilZweig'in unutulmaması dileği ile...
Yazıların gerçekten okunmaya değer ve günden güne daha da iyi işler çıkartıyorsun. Başrıların daim olsun :)
YanıtlaSilTeşekkürler :)
Sil